Merhaba uzaylılar...
Öncelikle yeni bir güne günaydın demek istiyorum huzurlarınızda.
Aklıma takılan (aslında takılmayıp gelen) ayrıntıları bugünkü köşemde paylaşmak istiyorum.
Zaman kavramından giriş yapalım isterim. (iddaalı konuşmak ve okuyucuyu büyük bir sona hazırlamak) Bir yerde de duymuş olabilme ihtimalimle birlikte benimsediğim bir düşünce vardır zamanla ilgili.
Zaman bize öğretilen midir yoksa zaten doğa da varolan birşey midir?
Tatmin olmadıysanız bir de şunu dinleyin. Hayata dair ne varsa/herşey zamanı kısaltmak için bir çabadır. Zamanı madem biz oluşturduk tekrar oynayabilir miyiz? Görünüşe göre oynayabiliyoruz. Teknoloji geliştikçe
insanlar gidilen yolu, işlem vakitlerini, düşünme hızlarını(karşılaştırmalı) ve daha birçok şeyi hızlandırmışlardır. Bu insan ömrünü nasıl etkilemiştir? Zaman penceresinden bakarsak uzatmış mıdır? Neyse işi konunun
uzmanlarına bırakmak daha iyi. Peki zamanı insanoğlu oluşturmayıp ilk insan doğduğundan/oluştuğundan itibaren ona verildiyse? Kısaltmak veya uzatmak mümkün müdür? En iyisi mi konuyu en uzmana bırakalım. yallahhh...
Milletlere de değinmek isterim. Şimdi nerede bir japon konuşurken duysam kendimi tutamam gülesim gelir. Japon kardeşim bireysel algılama ama diliniz bizim dilimize çok komik geliyor. Ne o öyle "haraguraaaa magagaaçuhaaAaAaA)
Bir de genizden konuşmaları yok mu gören fransız tohumu sanacak bu japonları. Fransa nere japonistan nere dimi ama?(hee, di!) Anglo-saksonları da es geçmemek lazım tabi. Konuşmalarında doğal bir çekicilik var.
İnsanın irlandalı, iskoç falan olası geliyor. Bir de o saçlarındaki kuyruklar falan yok mu.zenciler gibi kel ya da kıvırcık kısa saç falan olsalar heralde hiç de bu konuştukları ağız yakışmazdı onlara bence.
Bak bunlara fransızlar tohumlamış olabilir. Dilimize bir diğer hoş gelen dil ise azerice olmalı. şimdi diceksiniz o dil mi şive lan öküz. haklısınız ama konsepten kopmamaya çalışıyorum mazur görün. Bİliyorum ki bu şivenin
geyiğini yapmayan türk vatandaşı kalmamıştır. (hee. dedemlerde yapardı) bu yüzden duyup da şahit olmamışlar için daha önce kablolu tv'den az-tv'yi açmalarını öneririm. (arkadaş ne dilimiz varmış güldürten. gel, geelll!! ne olursan)
Sabah alarmı! (aaaaaaaaaa![alkış]) Gece geç yatıp sabah top patlasa uyanamayanlardan mısınız? Telefonla uyandırma servisini arayanlardan tutun da alarmlı saat kullanan, cep telefonlarına alarm kurmakla yetinmeyip hatırlatma ve değişik fonksiyonlar
kullananlardan mısınız, kendisini anasına-babasına-amcasına-halasına-teyzesine...-arkadaşına uyandırtanlardanmısınız, ya da hepsini sallayıp psikolojik şartlandıranlardan mısınız? Tam size göre bir çözümüm var. Uyuyun gitsin.
Uğur BİTİKTAŞ
04:32 11.10.2009
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Zor günlerden geçiyordu çocuk. Kimilerinin yakınına bile yaklaşamayacağı kimilerinin ise itibar bile etmeyeceği zamanlar. Yorulmuştu yıpranmıştı. İçinde kopan fırtınaları olabildiğince birilerine anlatmak, telefona,bilgisayara tuşlamak, mürekkep tüketmek istiyordu. Kafasından olabildiğince uzaklaştırabilmek ve kalbine siparişlemek istiyordu. Soracağı soruların yanıtını kalbinden almak istiyordu. Bir derin aklına söz geçiremiyor kalbinden hesap soruyordu. İşte tüm sıkıntısı burada yatıyordu. Kalbi ile aklı arasındaki uzlaşmazlıkta.
Ona göre akıl zeka değil irade idi. Kalp ise duygu; gerçek maneviyat idi.
Akıllı olduğunu fakat her zaman bunu kullanamadığının farkındaydı çocuk. Her gün lanet okuyordu kaderine. Yazılmış olanı değiştiremiyordu ne de anlatabiliyordu. Anlatmaya kalktığı her an kendinden bir parçayı feda ettiğini hissediyordu. Yanlış da hissetmiyordu. Ediyordu. Aklı ile kalbindeki çatışmayı hissettiriyor ve kimseden tam güven alamıyordu. Genç adamı en çok üzen de buydu bu hayatta.
Temiz kalpliydi çocuk. Hümanist bir kalbi vardı. İnsanları kalpten seviyor aklında ise reddediyordu. Eleştiriyor, beğenmiyordu. Yalnızca aklını bir kara peçe ile bağlayıp kalbini ılık düşüncelerle yıkadığında insanların içini görebiliyor ve onları oldukları gibi kabul ediyordu.
Yaşamayı seviyordu. O gün her ne olursa olsun ertesi gün yoluna bakıyordu. Bunu için güneşin bile batmasına gerek yoktu. Dakikalar sonra kalbi devreye girebiliyor ve aklını falakaya yatırıp özür diletiyordu.
Enerjisi çok yüksekti. Küçüklüğüden beri denemediği aktivite kalmamıştı. Ama hiçbir aktivitesini bir başkasından görerek yapmıyordu. Kalbinde tartıyor ve kendini ona veriyordu. İşbirliği yönü zayıftı çocuğun. Kendince yaşamayı seviyordu. Dünya kendi etrafında dönsün istiyordu çoğu zaman. Bu kadar kalabalık bir dünyada bu yaptığı bencillikten daha da ötelerde hissettiriyordu kendisini çevreye. Ama unutuyordu. İnsanlar sandığı kadar kötümser değillerdi.
Ve yaşadığı her dakika da hissediyordu çocuk içindeki geç kalmışlığı. Herşey için geçti onun için. Hep anı yakalamak isteyen bu genç adam anın büyüsünde kayboluyordu. Sanki başka bir dünyadan gelmişti. Yaşamanın en derin arzuları ile doluydu öyle ki umursamazdı içtiği zamanlar. Umursamazdı ki büyü kaybolmasın, hapsetmesin kendini aklının parmaklıklarında.
Doğru veya yanlış yoktu onun için. Sadece sebep ve sonuç vardı. Kimine göre en kötü düşüncelerin bile bireysel bir haklılığı vardı. En saf,temiz ve doğru varsayılan düşünceler ise onun için sadece bir analiz konusuydu.
Özgür olmaya ve davranmaya hayrandı kahramanımız. Fikirsel özgürlük onun için diğer tüm özgürlüklerden ağır basardı. Özgür olduğunu hissettiği her an kendisi ve çevresiyle bir bütün olur ve tüm kilitleri kırmaya heveslenirdi.
Gözlerin kendi üstünde olduğu zamanlar çok heyecanlanır, kendinden soğur, bir hiçmiş gibi davranırdı. Bunu değiştiremezdi. Belki tamir edebilirdi ama. Deniyordu. Kalbindeki ışığı aklının perdelerine de yansıtmaya çalışırdı.
Onun için uyurken kalbine düşenler birer aynaydı. Kimi zaman dev bir aynaya baktığını hisseder, gururlanır, içi şevkat ile dolardı. Kimi zamanlar ise sudaki bulanık görünütüsüne bakarken görür kendini ve aklındaki tüm suyu kalbine akıtır orada barajlar kurup suyunu damla damla akıtırdı başka insanların kalplerine.
Yakışıklıydı çocuk. Kendini sevdiğini hissetiği her an tüm maddi görünümlerinde arınır ruhuyla yaşardı.
Kendine bakardı. Maddî açıdan düzenli bir hayat yaşamaya özen gösterirdi. Prensiplerini koyar ve hayatında hızla yol alırdı. Genelde düzgün görünmeye çalışırdı. Bunun toplumsal bir şartlandırma olduğunu bilir çoğunlukla zincirleri kırmaya cesaret edemezdi.
Çevresini önemseri bireyin kutsallığına inanır, kimseyi incitmemeye çalışırdı. Duygusuz biri değildi.
Henüz ise hiç aşık olmamıştı. En derin duygularını uzaktan yaşamıştı. Yeni yeni öğreniyordu bu işleri. Çok kez paralel geçmişti. Ama oturan da birşeyler vardı. Sevgi nedir, aşk nedir öğreniyordu, öğretiliyordu. Aşk hakkında ise tek bildiği şey bir kez aşık olunabileceği idi. Bİr kez ve sonsuz. Diğerlerinin gerçek aşk olduğuna inanmıyordu. Belki de çevresindeki güzel bayanlardan çok kez etkilenmiş ve ergenlik duyguları devreye girerek aşk sandığı şeyi başka türlü yorumlamıştı. Ama her tecrübesinde ne kadar yaklaştığının farkına varıyordu aynı zamanda ne kadar uzaklaştığının.
Kutsal zamanları vardı çocuğun. Kendisiyle başbaşa kalır ve tüm derdini kusardı içine. Yalnızlığa da pek bayılırdı.
Bir işe başladığında yarım bırakmayı sevmezdi. Belki de içindeki tezcanlılık buradan geliyordu. Ama adı gibi iyi biliyordu ki bunlar zaten içinde yazılmış olan kodcuklardı. Ancak yontabilirdi. Yontardı çünkü bu tezcanlılığını kalbi değil aklı yönetirdi. Aklına her uyduğunda pişman olur ve başladığı yere geri dönerdi. Bazen eksiden bile başladığı olurdu.
Yaşamanın tek manasının başlı başına yaşamın ta kendisi olduğunu iyi bilirdi. Nasıl ki bir testi çözerken testi tamamlayıp hepsi doğru olunca insan ayrı bir mutlu olur yaşamı da bir teste benzetirdi. Olabilidiğince az pişmanlık ve hatayla mutlu olmayı bilmekti hayat.
İşte tam bu yüzden, kolay adam değildi mağrur genç. Yaşamın çetrefilli yollarında yürür ama her zaman basit-sade hayata bir özlem duyardı. Antik hikayeleri ve tarihi sevmenin güzelliğini burada buluyor olsa gerek.
son.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir su damlası… Bir su birikintisinden buharlaşır, göğün merdivenlerine çıkar, bulutta mola verir ve bazen hırkasını sırtına atarak bazen de yerden geldiği şekilde ikindileri yol alır koşarcasına iner göğün merdivenlerinden. Yağmur böyle bir macera yaşarken aradan çok uzun zaman geçmiştir. Peki insan ne yapmıştır bu sürede? O bir damla suyun yaptığı işi hiçe sayarcasına evlerini pis fabrikalarından çıkan atıklarıyla boyamış, hemcinsine veremediği saygıyı, doğaya da verememiştir!
Niye insanlar gelişmek isterken hep batarlar? Bu sorunun cevabı dünyanın varoluşundan gelir. Dünya bize bir nimet olarak verilmiştir. Üzerinde yaşayabileceğimiz, ekin-mahsul yetiştirebileceğimiz ve harcayabileceğimiz bir nimet… Ama bu nimetleri kullanırken sanki hiç bitmeyecekmiş gibi kullanıyoruz. Bize verilen bu lütufları dengesizce harcamaktan kaçınmıyoruz. Dünyayı yok etme konusunda kendine aşırı güvenmeyi en çok “ Ortaçağ Avrupası”nda görürüz. Oluşan sanayi devrimi ile dünya bir daha hiç çıkamayacağı bir çıkmaza sürüklenir. İnsanın kendine ve yeşile zarar vermesi doğanın da gücüne gider ve doğa kendine zarar vermeye başlar. Belki de biz hatalarımız telafi edemezsek doğanın ve bizim sonumuz gelecek!
Doğa mahvolmakta, insan kendini katletmekte hem fiziki doğasını hem de manevi dünyasını yok etmektedir. Gelişen teknoloji ile azalan insanlık, kendini avutmak için bazen yeni yollar bulmaktadır. Bunlardan en hayatisi Afrika’ya gönderilen yardımlardır. Bu yardımların asıl amacı oradaki yaşam seviyesini yükselterek insan haklarının uygulanmasını sağlamak ve eşitliği getirmek. İnsan bu konuda ne kadar başarılı bilinmiyor. Çünkü yapılan bu yardımların ,temel kavramlardan olan eşitlik yoluyla ne ölçüde sağlandığı bilinmemektedir. Peki bu yardımlar bütünüyle sağlandı diyelim. Peki eğitim-öğretim problemi nasıl halledilecek. Herkesin bir eğitim görmesi temel haklarımızdandır. Temel haklarımızı kullanamamak insan haklarına bir darbedir.
Bize göre evrenin konusu Dünya; Dünya’nın konusu “insan” ise insana insan gibi davranmak düşer. Doğayı da anamızı-babamızı sever gibi sevmek… Artık doğaya zarar vermeyi ve insan haklarını çiğnemeyi bırakıp daha güzel yarınlara nasıl ulaşacağımızın yollarını aramalıyız!
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bilinmezliğin içinde bir nokta… Dünya… Dünyamız yıkılıyor, çöküyor. “Dur” sözcükleri yetersiz. Yaşam alanları ölüyor, insanlar ölüyor ve en önemlisi insanlık ölüyor. Herkesin kendi adaletini sağladığı dünyada yaşam koşulları gittikçe zorlaşıyor ve dünya kabuğuna çekiliyor, derin bir uykuya yatıyor. Kıyamete kadar hiç uyanmayacağı bir uyku…
Kendi yaşam alanımızı daralttığımız bir dünyada yaşıyoruz. Birbirimiz öldürüyoruz, birbirimizle savaşıyoruz ve insan haklarını çiğniyoruz. İnsan haklarının çiğnendiği bir ortamda ne ölçüde adaletten ve temel hak ve özgürlüklerden bahsedilir bilinmez. Temel haklarımız olan; “yaşama hakkına, kişi dokunulmazlığı hakkına, özel yaşamın gizliliği hakkına vd.” sürekli müdahaleler olmaktadır. Ve bunu insan haklarını yerine getirmek isteyenler yapmaktadır. Bir de insan haklarını çiğneyeceğim diyenler böyle yapsa ne olur acaba bu yeşil gezegen!
İnsan haklarına müdahalenin hiçbir mazereti olamaz. Bize bu haklar doğuştan insan olmamız nedeniyle verilmiş haklardır ve kimsenin bunu ne çiğnemeye ne de müdahale etmesine hakkı vardır! En basitinden bir örnek vermek gerekirse; “Yaşama hakkı” ,bize bu dünyada kendi ecelimizle ölene kadar özgürce yaşama hakkı verir. Ama bazı durumlarda bu kural çiğnenir. Bazen mutlak otorite tarafından bazen de belli şahıslar tarafından. Bir insanın yaşamına son veren kurum ya da şahısların bunu yapmaları bazen daha fazla insanın yaşamını kurtarır. İşte böyle durumlarda insan hakları, adalet veya demokrasi çiğnense de doğru olan yapılmıştır. Bu doğrunun ölçütü sonunda gerçekleşmesi engellenmiş olanların niteliğine bağlıdır.
Her ne olursa olsun insan haklarına olabildiğince az müdahale edilmeli ya da hiç edilmemelidir. Adaleti sağlamak gerekli yerlerin görevidir. Kimse kendi adaletinti sağlamamalı ve insan haklarına uymasa bile başkalarının bu haklarına saygı göstermelidir.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Öğretimci veya eğitimci bize ne ifade ediyor? Eğitimci denince ne aklımıza geliyor? Herkes eğitimci olabilir mi? Günümüzün gerçek eğitimcileri kimlerdir? Tüm bu soruların cevabı “okul” denen eğitim yuvasında gizli…
Her insan bir öğretimcidir. Hayattan sürekli bir şey öğrenir ve onu öğretir. Ama içimizdeki gerçek eğitimciler, biz öğrencilerin sürekli şikayet ettikleri öğretmenlerimizdir. Toplumdaki bilgi akışını sağlayan onlardır. Bilgi üreten ve pazarlayan yine onlardır. Bizleri hayata hazırlayan kıymetlerini bilmediğimiz öğretmenlerimizdir. Hayatın acı suyunu içip yetiştiğimizde ve bir yerlere geldiğimizde kendimize sorar mıyız ki bu kadar bilgiyi biz nereden aldık diye! Acaba merak eder miyiz, gerçek eğitimi ne zaman, nerede ve kimden aldık diye?
Öğretmenlerimiz, nâm-ı diğer başbelalarımız… Ne de güzel geçer okul yılları onlarla! Kâh kızarlar kâh severler. Ama mutlaka bir şeyler öğretirler. Kişiliğimiz onların da yardımıyla şekillenir. Öğretmenlerin bizlere gösterdikleri davranışlar mutlaka bir şeyler öğretmeye ve göstermeye yöneliktir. Hangi öğretmen bir öğrencisini istemediği bir yerde görmek istesin? Okuyup, büyük adam olsun ister. Kendileri gibi topluma bir şey kazandırsın, hayatı kendilerinin öğrettiği gibi öğretsin ister. Ders vere vere öğretsin ister yaşamı başkalarına. Bir öğretmen ancak öğrettiği şeyi öğrettirmeyi öğrettiğinde gerçek bir eğitimci olur!
Günümüzün gerçek eğitimcileri öğretmenlerdir. Öncelikle yaptıkları iş öğretmektir. Öğretmenin yanında eğitmek. Bir kişiyi hayata hazırlayan yalnız anası babası değildir! Hayattan ders almasını sağlayan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğreten yalnız kişinin ailesi ve arkadaşları da değildir. Burada pastanın en büyük paylarından birisi öğretmenlere düşüyor. Bu yüzden öğrencilerin öğretim yıllarının kıymetlerini iyi bilmeleri gerekiyor. Hayattan her zaman bir şey öğrenebilirsiniz ama hem eğitimi hem öğretimi okuldan başka yerde bulamazsınız. Bu hayat okulu olsa bile…
Toplumun işlemcisi öğretmenlerimize gereken değer verilmiyor. İnsanlarımız hayatın tahta sıralarından trenle geçer gibi gidiyor. Buradaki suçlama öğretmenlere değildir. Öğretmenlerimiz günümüzde görevlerini layıkıyla yerine getiriyor. Suçlamam öğretmenlerin de bir kalıba sokulması. Tam olarak özgün bir eğitim verememeleri. İmkanlarının kısıtlanmış olması onları öğrencilerin ellerinde esir etmiştir. Eskiden olsa öğrenci ağzını bile açamazdı öğretmen karşısında. Bugünkü durum ise içler acısı. Muzip bir öğrenciye bir şey öğretebilmek için önce onun ağzını konuşmalı ve sonra onun anlamak istediği bilgileri vermelisin. Tabi bu her öğrenci için geçerli değildir. Gerçekten öğrenmek isteyen bir öğrenci karşısındakini anlar. Öğretmen onun dilinden konuşmasa bile o öğretmenin anlattıklarını. kendi diline tercüme edebilir, kendisi yorumlayabilir.
Bir eğitimcinin en büyük özelliği ise kendini “Başöğretmen”i örnek almasıdır. Öğrettikleri yaşamlarıyla sınırlı kalmayan kişiler, “Öğretmen” sıfatını gerçek mânâsıyla hak etmiş kişilerdir. Öğreten ve öğrettiren herkes birer öğretmendir!
Tüm öğretmenlerin “Öğretmenler Günü” kutlu olsun!
(Öğretmenler Gününden Saygılar...)
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
