Bir su damlası… Bir su birikintisinden buharlaşır, göğün merdivenlerine çıkar, bulutta mola verir ve bazen hırkasını sırtına atarak bazen de yerden geldiği şekilde ikindileri yol alır koşarcasına iner göğün merdivenlerinden. Yağmur böyle bir macera yaşarken aradan çok uzun zaman geçmiştir. Peki insan ne yapmıştır bu sürede? O bir damla suyun yaptığı işi hiçe sayarcasına evlerini pis fabrikalarından çıkan atıklarıyla boyamış, hemcinsine veremediği saygıyı, doğaya da verememiştir!
Niye insanlar gelişmek isterken hep batarlar? Bu sorunun cevabı dünyanın varoluşundan gelir. Dünya bize bir nimet olarak verilmiştir. Üzerinde yaşayabileceğimiz, ekin-mahsul yetiştirebileceğimiz ve harcayabileceğimiz bir nimet… Ama bu nimetleri kullanırken sanki hiç bitmeyecekmiş gibi kullanıyoruz. Bize verilen bu lütufları dengesizce harcamaktan kaçınmıyoruz. Dünyayı yok etme konusunda kendine aşırı güvenmeyi en çok “ Ortaçağ Avrupası”nda görürüz. Oluşan sanayi devrimi ile dünya bir daha hiç çıkamayacağı bir çıkmaza sürüklenir. İnsanın kendine ve yeşile zarar vermesi doğanın da gücüne gider ve doğa kendine zarar vermeye başlar. Belki de biz hatalarımız telafi edemezsek doğanın ve bizim sonumuz gelecek!
Doğa mahvolmakta, insan kendini katletmekte hem fiziki doğasını hem de manevi dünyasını yok etmektedir. Gelişen teknoloji ile azalan insanlık, kendini avutmak için bazen yeni yollar bulmaktadır. Bunlardan en hayatisi Afrika’ya gönderilen yardımlardır. Bu yardımların asıl amacı oradaki yaşam seviyesini yükselterek insan haklarının uygulanmasını sağlamak ve eşitliği getirmek. İnsan bu konuda ne kadar başarılı bilinmiyor. Çünkü yapılan bu yardımların ,temel kavramlardan olan eşitlik yoluyla ne ölçüde sağlandığı bilinmemektedir. Peki bu yardımlar bütünüyle sağlandı diyelim. Peki eğitim-öğretim problemi nasıl halledilecek. Herkesin bir eğitim görmesi temel haklarımızdandır. Temel haklarımızı kullanamamak insan haklarına bir darbedir.
Bize göre evrenin konusu Dünya; Dünya’nın konusu “insan” ise insana insan gibi davranmak düşer. Doğayı da anamızı-babamızı sever gibi sevmek… Artık doğaya zarar vermeyi ve insan haklarını çiğnemeyi bırakıp daha güzel yarınlara nasıl ulaşacağımızın yollarını aramalıyız!
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bilinmezliğin içinde bir nokta… Dünya… Dünyamız yıkılıyor, çöküyor. “Dur” sözcükleri yetersiz. Yaşam alanları ölüyor, insanlar ölüyor ve en önemlisi insanlık ölüyor. Herkesin kendi adaletini sağladığı dünyada yaşam koşulları gittikçe zorlaşıyor ve dünya kabuğuna çekiliyor, derin bir uykuya yatıyor. Kıyamete kadar hiç uyanmayacağı bir uyku…
Kendi yaşam alanımızı daralttığımız bir dünyada yaşıyoruz. Birbirimiz öldürüyoruz, birbirimizle savaşıyoruz ve insan haklarını çiğniyoruz. İnsan haklarının çiğnendiği bir ortamda ne ölçüde adaletten ve temel hak ve özgürlüklerden bahsedilir bilinmez. Temel haklarımız olan; “yaşama hakkına, kişi dokunulmazlığı hakkına, özel yaşamın gizliliği hakkına vd.” sürekli müdahaleler olmaktadır. Ve bunu insan haklarını yerine getirmek isteyenler yapmaktadır. Bir de insan haklarını çiğneyeceğim diyenler böyle yapsa ne olur acaba bu yeşil gezegen!
İnsan haklarına müdahalenin hiçbir mazereti olamaz. Bize bu haklar doğuştan insan olmamız nedeniyle verilmiş haklardır ve kimsenin bunu ne çiğnemeye ne de müdahale etmesine hakkı vardır! En basitinden bir örnek vermek gerekirse; “Yaşama hakkı” ,bize bu dünyada kendi ecelimizle ölene kadar özgürce yaşama hakkı verir. Ama bazı durumlarda bu kural çiğnenir. Bazen mutlak otorite tarafından bazen de belli şahıslar tarafından. Bir insanın yaşamına son veren kurum ya da şahısların bunu yapmaları bazen daha fazla insanın yaşamını kurtarır. İşte böyle durumlarda insan hakları, adalet veya demokrasi çiğnense de doğru olan yapılmıştır. Bu doğrunun ölçütü sonunda gerçekleşmesi engellenmiş olanların niteliğine bağlıdır.
Her ne olursa olsun insan haklarına olabildiğince az müdahale edilmeli ya da hiç edilmemelidir. Adaleti sağlamak gerekli yerlerin görevidir. Kimse kendi adaletinti sağlamamalı ve insan haklarına uymasa bile başkalarının bu haklarına saygı göstermelidir.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Öğretimci veya eğitimci bize ne ifade ediyor? Eğitimci denince ne aklımıza geliyor? Herkes eğitimci olabilir mi? Günümüzün gerçek eğitimcileri kimlerdir? Tüm bu soruların cevabı “okul” denen eğitim yuvasında gizli…
Her insan bir öğretimcidir. Hayattan sürekli bir şey öğrenir ve onu öğretir. Ama içimizdeki gerçek eğitimciler, biz öğrencilerin sürekli şikayet ettikleri öğretmenlerimizdir. Toplumdaki bilgi akışını sağlayan onlardır. Bilgi üreten ve pazarlayan yine onlardır. Bizleri hayata hazırlayan kıymetlerini bilmediğimiz öğretmenlerimizdir. Hayatın acı suyunu içip yetiştiğimizde ve bir yerlere geldiğimizde kendimize sorar mıyız ki bu kadar bilgiyi biz nereden aldık diye! Acaba merak eder miyiz, gerçek eğitimi ne zaman, nerede ve kimden aldık diye?
Öğretmenlerimiz, nâm-ı diğer başbelalarımız… Ne de güzel geçer okul yılları onlarla! Kâh kızarlar kâh severler. Ama mutlaka bir şeyler öğretirler. Kişiliğimiz onların da yardımıyla şekillenir. Öğretmenlerin bizlere gösterdikleri davranışlar mutlaka bir şeyler öğretmeye ve göstermeye yöneliktir. Hangi öğretmen bir öğrencisini istemediği bir yerde görmek istesin? Okuyup, büyük adam olsun ister. Kendileri gibi topluma bir şey kazandırsın, hayatı kendilerinin öğrettiği gibi öğretsin ister. Ders vere vere öğretsin ister yaşamı başkalarına. Bir öğretmen ancak öğrettiği şeyi öğrettirmeyi öğrettiğinde gerçek bir eğitimci olur!
Günümüzün gerçek eğitimcileri öğretmenlerdir. Öncelikle yaptıkları iş öğretmektir. Öğretmenin yanında eğitmek. Bir kişiyi hayata hazırlayan yalnız anası babası değildir! Hayattan ders almasını sağlayan, neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğreten yalnız kişinin ailesi ve arkadaşları da değildir. Burada pastanın en büyük paylarından birisi öğretmenlere düşüyor. Bu yüzden öğrencilerin öğretim yıllarının kıymetlerini iyi bilmeleri gerekiyor. Hayattan her zaman bir şey öğrenebilirsiniz ama hem eğitimi hem öğretimi okuldan başka yerde bulamazsınız. Bu hayat okulu olsa bile…
Toplumun işlemcisi öğretmenlerimize gereken değer verilmiyor. İnsanlarımız hayatın tahta sıralarından trenle geçer gibi gidiyor. Buradaki suçlama öğretmenlere değildir. Öğretmenlerimiz günümüzde görevlerini layıkıyla yerine getiriyor. Suçlamam öğretmenlerin de bir kalıba sokulması. Tam olarak özgün bir eğitim verememeleri. İmkanlarının kısıtlanmış olması onları öğrencilerin ellerinde esir etmiştir. Eskiden olsa öğrenci ağzını bile açamazdı öğretmen karşısında. Bugünkü durum ise içler acısı. Muzip bir öğrenciye bir şey öğretebilmek için önce onun ağzını konuşmalı ve sonra onun anlamak istediği bilgileri vermelisin. Tabi bu her öğrenci için geçerli değildir. Gerçekten öğrenmek isteyen bir öğrenci karşısındakini anlar. Öğretmen onun dilinden konuşmasa bile o öğretmenin anlattıklarını. kendi diline tercüme edebilir, kendisi yorumlayabilir.
Bir eğitimcinin en büyük özelliği ise kendini “Başöğretmen”i örnek almasıdır. Öğrettikleri yaşamlarıyla sınırlı kalmayan kişiler, “Öğretmen” sıfatını gerçek mânâsıyla hak etmiş kişilerdir. Öğreten ve öğrettiren herkes birer öğretmendir!
Tüm öğretmenlerin “Öğretmenler Günü” kutlu olsun!
(Öğretmenler Gününden Saygılar...)
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Tarih on sekizinci asrın sonlarını işaret ediyordu. Balkanlarda siyasi bir boşluk ve otorite zayıflığı vardı. Her ulus kendi bağımsızlığı için ayaklanmış, kardeş kardeşi katlediyordu. Osmanlı siyasi ve ekonomik bir çıkmaza girmiş, ilan edilen meşrutiyet Osmanlı Devleti’ne yaramamış ve bağımsızlığımızı elimizden alan Düyûn-u Umumiye ile Osmanlı kendini sömürgeci ülkelerin avucunda bulmuştur. İşte böyle bir dönemde Osmanlı’nın bir kurtarıcıya ihtiyacı vardı. Bu kurtarıcı Selanikli Mustafa idi.
Mustafa Kemal öğrencilik hayatı boyunca disiplinli bir öğrenci olmuş, görev ve sorumluluklarını çok iyi bilen ve ona bahşedilen zekayı çok iyi kullanan bir kişiliğe sahip olmuştur. Onun bu kıvrak zekâsı ilerde onun kısa zamanda büyük işler yapmasını sağlayacaktır. Mustafa Kemal ismini, halk ilk kez Hareket ordusunun kurmay yüzbaşısı olarak tanır. Daha sonra nâmını “Trablusgarp Savaşı ve Çanakkale Savaşları” ile duyuracaktır.
Nihayet 9 Eylül 1922’de Türk Ordusu, memleketimizi yıllardır sömüren düşman kuvvetlerini İzmir’de denize döker ve memleketin tam bağımsızlığını büyük ölçüde sağlar. Daha sonra halifelik ve saltanatlığın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanıyla devletimiz ve milletimiz tam bağımsızlığına kavuşur. Bundan sonra uzun yıllar sürecek olan inkılâp ve reform süreci başlar. Atatürk’ün ölümüne kadar birçok gelişme kaydedilir. İstihdam sağlanır ve memleket kalkındırılır. İkinci Dünya Savaşına kadar olan gelişme ve yenilikler, bu kadar kısa bir sürede artık tekrar yaşanmayacaktır. Türkiye tarihinde sık sık yapılan darbeler buna zemin hazırlamayacaktır.
Atatürk her daim bulunduğu çevresinde dikkat çekmiştir. Bunda yaratıcı zekâsı ve dikkatli oluşu önemli bir unsurdur. Kimsenin göremediğini o görmüş, anlayamadığını o anlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk İnkılabı bunun bir kanıtı değil midir?
Mustafa Kemal Atatürk nasıl bir liderdir? O öyle bir liderdir ki hem batılı düşmanlarla savaşır ve onları yener hem de onların reformlarını örnek alır. Memleketi muasır medeniyetlerin seviyesine ulaştırır.
O bir gönül adamı, aşk adamıdır! İçindeki vatan aşkı ona birçok şeyi başarmasında kaynak rolü üstlenmiştir. İttihak ve Terakki ile tutuşan, cumhuriyetle alevlenen, inkılaplarla doruğa ulaşan bu aşk bizim şu an öz benliğimizi sürdürmemizde en etkin rolü işlemiştir.
Tarih usulca ilerlerken oluşan şartlar yeni yeni Mustafa Kemal’ler istemektedir. Ona duyulan özlem gittikçe artmaktadır. Geldiği yolu bulabilmek için arkalarında ekmek kırıntıları bırakanlar şimdi bu kırıntıların bizim kırıntılarımız olduğunu ve bizim yüzümüzden orda olduklarını söylüyorlar. Osmanlı’yı parçalayan sebepler günümüzde bize uygulanmaya çalışılıyor. Tarihin tekerrür etmemesi için milletimizin iradesi onunla savaşıyor ve her daim savaşacaktır! Ve bu savaş bizlere sürekli Mustafa Kemaller kazandırıyor ve sürekli de kazandıracaktır!
Gündemimizdeki son olaylara baktığımızda bu ülke üzerinde yapılan baskıları ve oynanmak istenilen oyunları çok açık bir şekilde görmekteyiz. Her iç meselemiz dış meseleye dönüşmektedir. Hiç olmamış bir şeyi, belgeler ortadayken bile, olmuşa dönüştürenler gerçek yüzlerini bizlere göstermektedirler. İşte tam bu noktada gerçekten ihtiyacımız olan şey; Atatürk’ün uyguladığı dış politikadır. O gerçekleri her zaman önceden gördüğü için çağımıza da ışık tutmaktadır. Eğer Atamızı gerçekten özlüyorsak bu lafta kalmamalıdır! Yüce Atatürk bizlere ne verdi de kendini bize özlettirdi? Eğer biz bu verdiği şeyleri anlayabiliyorsak onu gerçekten özlüyoruz demektir! Öyleyse korkmayın, Mustafa Kemaller ölmez!
Atamızın 125. doğum yılında onu ve tüm dava arkadaşlarını anıyor, Allah’tan rahmet diliyorum.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Asırların birikimi bir hazinedir dil. Konuşmak da, yaşatmak da çaba ister. Ulusların kültür birikimidir. Kültür ve tarih birikimi…
Dile kazanılan her sözcük bir altın değerindedir. Türkçemiz de saray dolusu altından oluşan bir hazine. Eskiden bu hazine, ayarı yüksek saf altınlardan oluşurdu. Şimdi ise karşılaştığı her tüccarın altınını ölçüp biçmeden cebe atan bir kervansaray hanı. Dilimize farkında olmadan soktuğumuz kelimeler bizi bizden uzaklaştırdı. Kendimizi, konuştuğumuz dili tanıyamaz olduk. Kelimeler hayatımızdan teker teker koptu. Kırklı yılları olgunluk çağında yaşamış bir adamı koysak karşımıza, sohbet etmek istesek, bunu yapamayız. Çünkü aynı dili konuşmuyoruzdur. O Türkçe konuşuyor biz ise melezleşme aşamasında bir dili konuşuyoruz.
Dili geri kazanmak için elimizden geleni yapmalıyız. Okuyalım; bir Yahya Kemal, bir Mehmet Akif, bir Halide Edip… Bir şey kaybetmeyiz. Tüm gençlere sesleniyorum; yaşamdan saatlerinizi çalan bilgisayar yerine en azından iki-üç günde bir de olsa kitabın yaşamınızdan dakikaları çalmasına izin verin. Bu size zarardan çok hayal ve ideallerinizin gerçekleşmesine olanak sağlar. Düşünce yapınız gelişir. Türkçeyi kullanma beceriniz artar.
Günlük hayatta kendimizi gerek konuşma dili ile gerek beden dili ile ifade ederiz. Konuşmaya çağımızın getirdiği sosyal ortamlar gereği epey ihtiyaç duyarız. İnsanların birbirlerine bu kadar yakın olduğu dönemde dil bozguna uğrar. Etkileşime açılır. Toplum arasında türetilen ya da başka dillerden dilimize giren her söz bir kalıcılık payına sahiptir. Sözün niteliği kullanım miktarını arttırır. “Okey” kelimesini örnek alalım. Anlamı herkesin bildiği gibi “Tamam” demektir. Dilimizde böyle bir kelime yoktur. Ancak birçok Türkçe kelimeden daha fazla kullanılır. “Ok baba! Great Boys Cafe’nin önünde buluşalım! Bye!” Bu ve buna benzer cümleleri halk içinde sürekli duymakta ve söylemekteyiz. Dükkân isimleri ise ayrı bir tartışma konusu. Dükkânlarına o isimleri koyanlar Türkçe gaddarıdır.
Günümüzde Türkçe, sokakta doğar, sokakta büyür, sokakta ölür. Çoğu kişini çocukluğu sokakta geçmiştir. Duyulan, öğrenilen her sözcük burada konuşulmuştur, burada şekillenmiştir. Peki, kendimizi sokakta top koşturan ya da ip atlayan çocuktan ne kadar geliştirebildik? Bu süreçte dil hazinemize kaç sözcük daha ekledik? Ders ve okuma kitaplarından öğrenilen sözcükleri düzgün bir biçimde yaşama geçirmeliyiz. Halk dilinden kopmadan, Türkçenin bizden beklentisini gerçekleştirmeliyiz. Unutmayalım ki bir ulusun bekası dile dayanır. Geçmişte birçok millet bu değeri koruyamayarak öz benliklerini yitirmişlerdir.
Özgür bir devletiz ama özgür bir toplum değiliz. Türkçemiz kuşatılmış durumda. Dilimizi konuşamıyoruz. Kendimizi ifade edemiyoruz. Türkçe konuşmak için hazinemize yabancı sermaye katıyoruz. Ey Didar-ı Hürriyet! Göster bize güzelliğini! Ver bize dilimizin anahtarını!
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
