geçenlerde
televizyonda denk geldim. tesinden şarkı söyleyen bir kız vardı.
düzmece olmadığını kanıtlamak için spiker "alem kız"dan rastgele
seyiricilerin soracakları soruları cevaplamasını istedi. "alem kız"a
genelde bayan seyirciler arasından sorulan sorulardan birkaçı; - seni
seviyorum. - mehmet. - hüseyin. işte tam şu anda kendimi öyle kendinden
hiçbir zaman pişman olmayan, her duyduğu habere şaşıran ve genelde
anlamayan bir bedende hissettim.
bir keresinde bir arkadaş bütün akrabalarının soyadının kendisiyle aynı
olduğunu söyledi. hayır gülmeyin. bu ciddi bir laf. heee, ilk
duyduğumda birkaç saniye duraksadıktan sonra ben de kahkayı patlatmış
olabilirim ama espri sıcaklığını yitirdikten sonra bir düşündüm. bu
işin sosyolojik boyutu var. belki de adamın anası babası amca
çocuklarıydı. olamaz mı. yok lan olsa da komik.
silvıstır sıtallone, arnıld şıvaytzaneger : holivudun badigardları.
ustura, falçata, uhu, kalemtıraş, desk, table, nöbetçi, okul maçları: ilkokul benden ve beynimden uzak dursun.
adama sorarlar; fuüüyyttt! bilader? nereeyy?
elvir çevir boliç.
s.ttr: hoppaa'ya hobaaa demek.
daha ne olsun olm bi kuş sütü eksik? yuh artık kahvaltıda bile bu laf edilir mi...
güzel kızlar da sıçar mıymış.ulan öküz hatun adêt görüyor, işiyor,
sivilce çıkıyo orasında burasında, burnunu karıştırıyor, kusuyor,
üstüne üslük kabız oluyor sıçamıyor bile sen daaa ne konuşuon!
tabi her güzel kız yapmaz bunu, saklar.göstermez. he yapan varsa yok
ben almayım güzel müzel. sonuçta her kadın güzeldir. zamanla alakalı
bişi.
hadi eyw.öptüm. (erkek adama da hiç yakışmıyor bi osmanlı bi fransız, çkkk çkk çkkk)
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Merhaba uzaylılar...
Öncelikle yeni bir güne günaydın demek istiyorum huzurlarınızda.
Aklıma takılan (aslında takılmayıp gelen) ayrıntıları bugünkü köşemde paylaşmak istiyorum.
Zaman kavramından giriş yapalım isterim. (iddaalı konuşmak ve okuyucuyu büyük bir sona hazırlamak) Bir yerde de duymuş olabilme ihtimalimle birlikte benimsediğim bir düşünce vardır zamanla ilgili.
Zaman bize öğretilen midir yoksa zaten doğa da varolan birşey midir?
Tatmin olmadıysanız bir de şunu dinleyin. Hayata dair ne varsa/herşey zamanı kısaltmak için bir çabadır. Zamanı madem biz oluşturduk tekrar oynayabilir miyiz? Görünüşe göre oynayabiliyoruz. Teknoloji geliştikçe
insanlar gidilen yolu, işlem vakitlerini, düşünme hızlarını(karşılaştırmalı) ve daha birçok şeyi hızlandırmışlardır. Bu insan ömrünü nasıl etkilemiştir? Zaman penceresinden bakarsak uzatmış mıdır? Neyse işi konunun
uzmanlarına bırakmak daha iyi. Peki zamanı insanoğlu oluşturmayıp ilk insan doğduğundan/oluştuğundan itibaren ona verildiyse? Kısaltmak veya uzatmak mümkün müdür? En iyisi mi konuyu en uzmana bırakalım. yallahhh...
Milletlere de değinmek isterim. Şimdi nerede bir japon konuşurken duysam kendimi tutamam gülesim gelir. Japon kardeşim bireysel algılama ama diliniz bizim dilimize çok komik geliyor. Ne o öyle "haraguraaaa magagaaçuhaaAaAaA)
Bir de genizden konuşmaları yok mu gören fransız tohumu sanacak bu japonları. Fransa nere japonistan nere dimi ama?(hee, di!) Anglo-saksonları da es geçmemek lazım tabi. Konuşmalarında doğal bir çekicilik var.
İnsanın irlandalı, iskoç falan olası geliyor. Bir de o saçlarındaki kuyruklar falan yok mu.zenciler gibi kel ya da kıvırcık kısa saç falan olsalar heralde hiç de bu konuştukları ağız yakışmazdı onlara bence.
Bak bunlara fransızlar tohumlamış olabilir. Dilimize bir diğer hoş gelen dil ise azerice olmalı. şimdi diceksiniz o dil mi şive lan öküz. haklısınız ama konsepten kopmamaya çalışıyorum mazur görün. Bİliyorum ki bu şivenin
geyiğini yapmayan türk vatandaşı kalmamıştır. (hee. dedemlerde yapardı) bu yüzden duyup da şahit olmamışlar için daha önce kablolu tv'den az-tv'yi açmalarını öneririm. (arkadaş ne dilimiz varmış güldürten. gel, geelll!! ne olursan)
Sabah alarmı! (aaaaaaaaaa![alkış]) Gece geç yatıp sabah top patlasa uyanamayanlardan mısınız? Telefonla uyandırma servisini arayanlardan tutun da alarmlı saat kullanan, cep telefonlarına alarm kurmakla yetinmeyip hatırlatma ve değişik fonksiyonlar
kullananlardan mısınız, kendisini anasına-babasına-amcasına-halasına-teyzesine...-arkadaşına uyandırtanlardanmısınız, ya da hepsini sallayıp psikolojik şartlandıranlardan mısınız? Tam size göre bir çözümüm var. Uyuyun gitsin.
Uğur BİTİKTAŞ
04:32 11.10.2009
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Zor günlerden geçiyordu çocuk. Kimilerinin yakınına bile yaklaşamayacağı kimilerinin ise itibar bile etmeyeceği zamanlar. Yorulmuştu yıpranmıştı. İçinde kopan fırtınaları olabildiğince birilerine anlatmak, telefona,bilgisayara tuşlamak, mürekkep tüketmek istiyordu. Kafasından olabildiğince uzaklaştırabilmek ve kalbine siparişlemek istiyordu. Soracağı soruların yanıtını kalbinden almak istiyordu. Bir derin aklına söz geçiremiyor kalbinden hesap soruyordu. İşte tüm sıkıntısı burada yatıyordu. Kalbi ile aklı arasındaki uzlaşmazlıkta.
Ona göre akıl zeka değil irade idi. Kalp ise duygu; gerçek maneviyat idi.
Akıllı olduğunu fakat her zaman bunu kullanamadığının farkındaydı çocuk. Her gün lanet okuyordu kaderine. Yazılmış olanı değiştiremiyordu ne de anlatabiliyordu. Anlatmaya kalktığı her an kendinden bir parçayı feda ettiğini hissediyordu. Yanlış da hissetmiyordu. Ediyordu. Aklı ile kalbindeki çatışmayı hissettiriyor ve kimseden tam güven alamıyordu. Genç adamı en çok üzen de buydu bu hayatta.
Temiz kalpliydi çocuk. Hümanist bir kalbi vardı. İnsanları kalpten seviyor aklında ise reddediyordu. Eleştiriyor, beğenmiyordu. Yalnızca aklını bir kara peçe ile bağlayıp kalbini ılık düşüncelerle yıkadığında insanların içini görebiliyor ve onları oldukları gibi kabul ediyordu.
Yaşamayı seviyordu. O gün her ne olursa olsun ertesi gün yoluna bakıyordu. Bunu için güneşin bile batmasına gerek yoktu. Dakikalar sonra kalbi devreye girebiliyor ve aklını falakaya yatırıp özür diletiyordu.
Enerjisi çok yüksekti. Küçüklüğüden beri denemediği aktivite kalmamıştı. Ama hiçbir aktivitesini bir başkasından görerek yapmıyordu. Kalbinde tartıyor ve kendini ona veriyordu. İşbirliği yönü zayıftı çocuğun. Kendince yaşamayı seviyordu. Dünya kendi etrafında dönsün istiyordu çoğu zaman. Bu kadar kalabalık bir dünyada bu yaptığı bencillikten daha da ötelerde hissettiriyordu kendisini çevreye. Ama unutuyordu. İnsanlar sandığı kadar kötümser değillerdi.
Ve yaşadığı her dakika da hissediyordu çocuk içindeki geç kalmışlığı. Herşey için geçti onun için. Hep anı yakalamak isteyen bu genç adam anın büyüsünde kayboluyordu. Sanki başka bir dünyadan gelmişti. Yaşamanın en derin arzuları ile doluydu öyle ki umursamazdı içtiği zamanlar. Umursamazdı ki büyü kaybolmasın, hapsetmesin kendini aklının parmaklıklarında.
Doğru veya yanlış yoktu onun için. Sadece sebep ve sonuç vardı. Kimine göre en kötü düşüncelerin bile bireysel bir haklılığı vardı. En saf,temiz ve doğru varsayılan düşünceler ise onun için sadece bir analiz konusuydu.
Özgür olmaya ve davranmaya hayrandı kahramanımız. Fikirsel özgürlük onun için diğer tüm özgürlüklerden ağır basardı. Özgür olduğunu hissettiği her an kendisi ve çevresiyle bir bütün olur ve tüm kilitleri kırmaya heveslenirdi.
Gözlerin kendi üstünde olduğu zamanlar çok heyecanlanır, kendinden soğur, bir hiçmiş gibi davranırdı. Bunu değiştiremezdi. Belki tamir edebilirdi ama. Deniyordu. Kalbindeki ışığı aklının perdelerine de yansıtmaya çalışırdı.
Onun için uyurken kalbine düşenler birer aynaydı. Kimi zaman dev bir aynaya baktığını hisseder, gururlanır, içi şevkat ile dolardı. Kimi zamanlar ise sudaki bulanık görünütüsüne bakarken görür kendini ve aklındaki tüm suyu kalbine akıtır orada barajlar kurup suyunu damla damla akıtırdı başka insanların kalplerine.
Yakışıklıydı çocuk. Kendini sevdiğini hissetiği her an tüm maddi görünümlerinde arınır ruhuyla yaşardı.
Kendine bakardı. Maddî açıdan düzenli bir hayat yaşamaya özen gösterirdi. Prensiplerini koyar ve hayatında hızla yol alırdı. Genelde düzgün görünmeye çalışırdı. Bunun toplumsal bir şartlandırma olduğunu bilir çoğunlukla zincirleri kırmaya cesaret edemezdi.
Çevresini önemseri bireyin kutsallığına inanır, kimseyi incitmemeye çalışırdı. Duygusuz biri değildi.
Henüz ise hiç aşık olmamıştı. En derin duygularını uzaktan yaşamıştı. Yeni yeni öğreniyordu bu işleri. Çok kez paralel geçmişti. Ama oturan da birşeyler vardı. Sevgi nedir, aşk nedir öğreniyordu, öğretiliyordu. Aşk hakkında ise tek bildiği şey bir kez aşık olunabileceği idi. Bİr kez ve sonsuz. Diğerlerinin gerçek aşk olduğuna inanmıyordu. Belki de çevresindeki güzel bayanlardan çok kez etkilenmiş ve ergenlik duyguları devreye girerek aşk sandığı şeyi başka türlü yorumlamıştı. Ama her tecrübesinde ne kadar yaklaştığının farkına varıyordu aynı zamanda ne kadar uzaklaştığının.
Kutsal zamanları vardı çocuğun. Kendisiyle başbaşa kalır ve tüm derdini kusardı içine. Yalnızlığa da pek bayılırdı.
Bir işe başladığında yarım bırakmayı sevmezdi. Belki de içindeki tezcanlılık buradan geliyordu. Ama adı gibi iyi biliyordu ki bunlar zaten içinde yazılmış olan kodcuklardı. Ancak yontabilirdi. Yontardı çünkü bu tezcanlılığını kalbi değil aklı yönetirdi. Aklına her uyduğunda pişman olur ve başladığı yere geri dönerdi. Bazen eksiden bile başladığı olurdu.
Yaşamanın tek manasının başlı başına yaşamın ta kendisi olduğunu iyi bilirdi. Nasıl ki bir testi çözerken testi tamamlayıp hepsi doğru olunca insan ayrı bir mutlu olur yaşamı da bir teste benzetirdi. Olabilidiğince az pişmanlık ve hatayla mutlu olmayı bilmekti hayat.
İşte tam bu yüzden, kolay adam değildi mağrur genç. Yaşamın çetrefilli yollarında yürür ama her zaman basit-sade hayata bir özlem duyardı. Antik hikayeleri ve tarihi sevmenin güzelliğini burada buluyor olsa gerek.
son.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Alarmım çalmadan kalktım.
Onbire kurmuştum.
Onbirde arandım.
Abimle barışma kahvaltısı yapacaktım.
Farkındalıksız uyanabilmek için tv’yi açtım ve perdelerin karartığı loş odamda ekrana daldım ne izlediğimi hatırlamadığım şeylere baktım. Tv’yi kapattım.
Kettle’a dolaptan çıkardığım soğuk suyu koydum bastım düğmeye. Duş aldım. Bornozumu giydim. Bilgisayarımı açtım ve her sabah dinlediğim rutinim olan müziğimi açtım. Kafamda irlada yelleri esti.
İçi bol kahve dolu kocaman mavi kupama sıcak suyu koydum. Şeker atmadım. Sigaramı yaktım yıpranmış zippomla. Güneş gözlüğümü taktım. Evden gelen ve yen(e)meyen keklerden birkaç tane aldım ve balkona çıktım.
Tiz bir ıslıkla güvercinlerimi çağırdım. Karşı çatılardan süzüle süzüle geldiler. Kırıntıladım keklerimi. Eğimli çatıma serptim yavaş yavaş kekleri. Sigaram dudağımı yaktı bir tane daha yaktım. İçim huzurlu bir şekilde güvercin fonlu a4 ve Ankara manzarama baktım.
Abim gelmedi. Kontorum yoktu arayamadım. Seda sayanın oynadığı pepsi reklamı aklıma geldi. Ama evde coca cola vardı.
Bir sigara daha yaktım ve tanrıya sordum cevap vermedi. Şebeke mesgul bağnazlarla…
Gözlerim karardı açlıktan ve arayan soran olmadı…
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Karaktersizim ben. Doğru seçim yapamıyourm. Kendime o kadar geniş alanlar açıyorum ki seçimlerim de geniş oluyor. Peki, bu dar birine nasıl gözükebilir. İnsanoğlu evrene nasıl bakıyorsa dar biri de geniş kararlara öyle bakar. İçinde kaybolur ve sorgulamayı bırakır. Sadece konuşur.
Seviyor muyum? Evren sevgiyle doğmadı mı? bir insanın bir insanı sevmesi ne kadar yanlıştır. Önemli olan sadakat değil midir?
Doğru ya da yanlış nedir bilemeyebilirim. Çünkü göreceli kavramlardır. Ama iyiyle kötü arasındaki farkı iyi bilirim.
Karar almak da göreceli değil midir yaşamak gibi. Yaşam insana her dönem aynı senaryoyu hazırlamaz. Farklı pencerelerden baktırır. Ve insan oraya bakar karar alırken.
Eleştirmek bir insanı. Neye göre kime göre? Hayata at gözlükleriyle bakmak yerine biraz empati biraz anlayış niye yok?? Bu doğrumudur ya iyi midir? Kime göre neye göre…
İnsanı asıl tüketen köhne dünyayı anlayıp anlatamamak. Bu at gözlüklü insanların size çektirdiklerine dayanmak. Anlatıp anlamamaları…
Bir kuytu denize düşmüşüm ki adı dünya…
Ölürsem ne akciğer, ne kan, deyimde derler ya “kanserden ölücem” …
Ciddiyim…
“Gül ağlattı, gam öldürdü.” Bu da mezar taşıma yazılsın…
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
